İnsanın Çevre Hakkından Doğanın Haklarına Ekolojik Anayasa

Bir toplumun en üst düzey konsensüsünü yansıtması gereken anayasalar, hem dünyada hem de Türkiye’de yeniden tartışılmaya açılıyor. Biraz yılan hikâyesine dönse de yeni bir anayasa oluşturmanın neredeyse tam eşiğindeyken, artık bizim de Doğanın Hakları’nın yeni anayasamızda yer almasını konuşmamızın zamanı çoktan geldi.

Yazı: Barış Gençer BAYKAN

İnsanın Çevre Hakkından Doğanın Haklarına Ekolojik Anayasa

Dünyadaki ekolojik tahribatın ve küresel iklim değişikliği­nin yaşanan ve yaşanacak sonuçları göz önüne alındığında ekolojik problemlerin ekonomik, sosyal ve hukuksal çözümlerinin iç içe geçtiğini söyleyebiliriz. İnsan eliyle oluşturulan ekolojik yıkımın boyutları gezegendeki yaşamı iyi­den iyiye tehdit eder hale geldikçe hukuk sistemini de dönüştürüyor. Çevre koruma ile ilgili hükümlerin anayasalarda yer alması ise 1950’li yıllara rastlıyor. 1970’li yıllarda ekolojik tahribatın artması ve buna cevaben toplumların, ülkelerin ve uluslararası toplumun geliştirdiği politikalar anayasa yapım süreçleri­ne de etki etti ve artan bir oranda anayasalarda çevre hükümleri yer almaya başladı. Constitutionma­king.org’da yayınlanan bir rapora göre 2000 yılı itibariyle dünyadaki anayasaların yüzde 68’inde çevre hükümleri yer alıyor.

Türkiye’de 1982 Anayasası, Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler bölümünde bulunan 56. maddenin ilk fıkrasında “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı­na sahiptir” ifadesiyle çevre hakkını temel bir insan hakkı olarak Anaya­sa düzeyinde hukuk sistemine dahil etti. Bu hükmün anayasaya girme­sindeki en önemli etken, Türkiye Çevre Vakfı’nın 1980’de başlattığı bir hukuk projesi çerçevesinde dün­yada çeşitli ülkelerin anayasalarında yer alan çevreyle ilgili hükümlerin derlemesi, kamuoyuyla paylaşması ve bir madde olarak anayasada yer alması için teklif getirmesiydi.

Devletlerin anayasalarında yer alan çevresel hükümler genelde insanın çevre hakkına, insanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına atıf yapa­rak çevre korumada devletlerin ve kişilerin ödevlerine odaklanıyor. Ekolojik Anayasa tartışmalarının bu hükümlerden ayrıldığı nokta ise doğanın da insan gibi bir hak öznesi olup olamayacağı üzerine… Uluslararası platformlardaki ve Tür­kiye’deki tartışmaların genelde atıf  yaptığı iki anayasa var: Ekvador ve Bolivya Anayasaları. Bolivya, dünyada doğanın yasal haklarını tanıyan ilk ülke oldu. İklim değişik­liğini önlemek, doğal varlıkların sö­mürülmesini engellemek ve Bolivya halkının yaşam kalitesini yükselt­mek adına alınan bu karar doğayı insanla eşit statüde kılıyor. 28 Eylül 2008’de referandumla kabul edilen Ekvador Anayasası’nın, 71. madde­si hayatın gerçekleştiği doğanın ya da Pachamama’nın(Toprak Ana) var olma hakkını tanıyor ve anaya­sal koruma altına alıyor. “Hayatın içinde yeniden ürediği ve meyda­na geldiği tabiat veya toprak ana bir bütün olarak var olma, yaşam döngü ve işlevlerinin evrimsel sü­reçlerinin korunması ve yeniden canlandırılması hakkına sahiptir.” Doğanın haklarının anayasal güven­ce altına alınmasına Latin Amerika ülkelerinin liderlik etmesi elbette te­sadüf değil. Tarihsel olarak sömür­geciliğe, günümüzde de neolibera­lizme karşı mücadelelerinin kıtaya özgür kültürel motiflerle harman­lanması doğa ananın/toprak ananın haklarını gündeme getirdi.

Doğanın Hakları Olabilir mi?

Tüm bu gelişmelerin kökeni 1970’li yıllara dayanıyor. Christopher D. Stone sivil haklar hareketinin erte­sinde ve modern çevre hareketinin doğduğu yıllarda yazdığı “Should Trees Have Standing? Towards Legal Rights for Natural Objects?” (1972) adlı makalesinde, hukukun zaman içindeki gelişimini ele alıyor ve ormanlara, okyanuslara, nehirle­re, tüm diğer doğal varlıklara ve bir bütün olarak doğaya yasal hakları­nın verilmesini savunuyordu. Top­lumların çeşitli dönemlerde belirli kişileri ve varlıkları hak sahibi ola­mayacak kadar yetersiz ve değersiz gördüğünü söyleyerek örnek olarak çocukları, köleleri, kadınları, Ameri­kan yerlilerini, etnik azınlıkları, akıl hastalarını, cenini ve yabancıları ör­nek gösteriyor. Stone’a göre henüz yasal haklara sahip olmayan varlık­lar, haklarını kazanana kadar bizim yani hak sahiplerinin kullanımına tabii olarak değerlendirilir. Yasal haklara sahip olmanın üç şartı var­dır. Birincisi bir varlığın kendi adı­na hukuki girişimde bulunma, dava açma imkanının olması, ikincisi bir davada mahkemenin bu varlığa yö­nelik bir zarar olabileceği fikri ve son olarak da tazminat durumunda bu varlığın bizzat yararlanabilmesi­dir. Stone şu örneği veriyor: “Jones, kenarında yaşadığı nehrin bir fabri­ka tarafında kirletilmesi halinde fab­rikayı dava edebilir. Böyle bir dava nehri dolaylı yoldan korur, yasa nehrin haklarını savunduğunu söy­lemez. Hakları korunan Jones’tur. Jones’un yasalarca güvence altına alınan nehirden yararlanma hakkı elinden alındığında dava açma hak­kı doğar. Dava sonucu herhangi bir tazminat söz konusu olursa Jones’a gidecektir. Nehrin eski haline dön­dürülmesi için harcanmayacaktır”.

Stone, doğal varlıkların yasal hakla­ra sahip olmanın üç şartı yerine ge­tirmediği için hukuk sisteminde hak öznesi olarak kabul edilmediklerini fakat bu sistemin değişmesi gerekti­ğini söylüyordu. Şirketler, devletler veya üniversiteler de kendi adlarına hukuki girişimlerde bulunamazlar ama avukatlar onlar adına savunma yapabilmektedirler. Bu tartışmada önemli nokta doğanın haklarını nasıl kullanacağıdır. Herhangi bir doğa tahribatı tehdidinde veya so­nucunda doğanın haklarını koruya­cak olan yine insandır fakat burada emanetçi ve vekil özneler tayin edi­lebilir. Adnan Ekşigil, Birikim der­gisinde 1995 yılında yayınlanan ma­kalesinde Stone’un doğayı bir hak öznesi olarak önermesinin altında yatan nedenin Amerikan hukuk sisteminde kişi menfaatleri ötesin­de soyut değerler gibi bir kavramın bulunmamasına bağlıyor. Ekşigil, Türkiye’deki hukuk sisteminde ise böyle bir kavramın var olduğunu, İdarî Yargılama Usulü Kanunu’na göre, gerek gerçek, gerek tüzel ki­şilerin toplumsal yararları ve kamu düzenini zedeleyen idari işlem ve eylemlere karşı dava açabilmelerini öngördüğünü ve kişinin kendisini doğrudan etkilemese hattâ ilgilen­dirmese de, örneğin imar düzenine, çevre sağlığına veya güvenliğine uygun olmayan kamusal etkinlikler konusunda yargı yoluna başvurabi­leceğini açıklıyor.

Türkiye’de Ekolojik Anayasa Süreci

Türkiye’de Ekolojik Anayasa ile il­gili tartışmalar 12 Eylül 2010’daki anayasa referandumu ertesinde başladı. Haziran 2011 seçimlerin­den sonra gündeme gelen yeni anayasa yapım sürecine ekolojik taleplerle müdahil olabilmek için 15 Şubat 2011’de Ekolojik Anaya­sa Girişimi başlatıldı. Çevre akti­vistleri, hukukçular, milletvekilleri ve akademisyenlerden oluşan 40 kişilik imzacı grubunun hazırladı­ğı bir çağrı kamuoyuyla paylaşıldı. Sekreteryasını Yeşiller Partisi’nin üstlendiği girişim, yeni anayasası­nın sivil, demokratik ve özgürlükçü olmasının yanı sıra ekolojik olması gerektiğini ve doğanın vazgeçilmez, devredilmez haklarının anayasal güvence altına alınmasını savun­mak için faaliyet göstermeye başla­dı. Bursa, İzmir, Ankara, Tekirdağ, Antakya, Diyarbakır ve Muğla’da çevre aktivistlerinin ve hukukçula­rının bir araya geldiği toplantılar düzenlendi. Farklı anayasa çalışma gruplarıyla iletişime geçilerek ortak paydalar arandı. 15 Mayıs 2012’de İstanbul’da bir konferans düzenlen­di. Konferansta Anayasa ve Haklar ve Ekoloji Hareketleri ve Anayasal Hareketler başlıklı oturumlarda ekolojik kriz etkisi altındaki dün­yada iklim değişikliği, çevre kirliliği ve doğanın önlenemeyen tahribine karşı hangi anayasal önlemler alı­nabilir; doğayla uyumlu bir varoluş nasıl sağlanabilir; sadece bugün ya­şamakta olanların değil, gelecek ku­şakların da yeryüzünün bütünlüğü ve sürekliliği içinde var olma hakkı nasıl korunabilir sorularına yanıtlar arandı.

Çevre alanında verilen hukuk mü­cadelesinin aktörleri olarak sunum­larıyla konferansa katılan çevre avukatları, Türkiye’deki çevre dava­larında yaşanan olumsuz gelişmeleri örnekleriyle paylaştı. Uluslararası anlaşmalar yoluyla yasama ve yargı denetiminden muaf tutulan nükleer santral, idari durdurma kararlarına aykırı şekilde faaliyetlerine devam eden madencilik şirketleri, ÇED raporu olmadan inşaatına başlanan HES’ler, savaş halinde uygulanan acele kamulaştırmalar sorunun boyutlarını göstermesi ve Ekolojik Anayasa önerileriyle bu sorunla­rın nasıl çözüme kavuşturulacağı­nın tartışılması açısından önemli gündem konularıydı. Konferansta ayrıca “Kamu Yönetimi İlkeleri” başlığı altında bireylerin çevre ko­nularında bilgi ve belge edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altı­na alınması; kamu yararının ekoloji merkezli bir bakıç açısıyla yeniden tanımlanması; ekolojik açıdan hu­kuki düzenlemelere uyum ve yerel katılım mekanizmaları gibi çeşitli öneriler geliştirildi.

Anayasa Yapım Sürecinde Ekolojik Anayasa

28 Kasım 2011’de Ekolojik Ana­yasa kitabının yayınlanmasından sonra yapılan toplantıya katılan mil­letvekilleri, çevre sivil toplum kuru­luşlarının temsilcileri, hukukçular ve aktivistler, taleplerini anayasa yapım sürecine nasıl dahil edebile­ceklerini tartıştı. İlk etapta Meclis’te grubu olan siyasi partileri ziyaret ederek ekolojik anayasa taleplerini hem vekillere hem de Meclis Anaya­sa Uzlaşma Komisyonu’na ve ayrıca Cumhurbaşkanı’na iletilmesi karar altına alındı. Ekolojik Anayasa ta­leplerinin yaygınlık kazanması ve toplumca sahiplenilmesi, taleplerin soyut kavramlardan çıkartıp somut örneklerle toplumun her kesiminin anlayabileceği bir dille yazılması ve basının desteğinin aranması ge­rektiği vurgulandı. Ayrıca ekolojik anayasa çerçevesinin yerel çevre hareketlerine iletilmesinin ve di­ğer anayasa gruplarıyla birlikte bir koordinasyon sağlanmasının öne­mine değinildi. Ekolojik Anayasa Girişimi, yeni anayasada olmasını talep ettiği maddeleri 3 Ocak 2012 tarihinde TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sundu. Girişimin temsilcileri komisyona sundukları önerilerde temel olarak anayasanın, doğaya hükmetmeye çalışan insanı değil, doğayı hak öznesi olarak tanı­ması gerektiğini ifade etti. Sunulan Ekolojik Anayasa, dünyayı gelecek kuşaklardan emanet alındığı bilin­ciyle, doğayla uyum içinde yaşama­nın esas alındığı; su, hava, gen, to­hum gibi doğal unsurlar için doğal kaynak değil doğal varlık nitelendir­mesinin benimsendiği, doğada olası zararlara yol açabilecek faaliyetler­de ihtiyatlılık ilkesinin benimsendi­ği, kamu yararında doğal dengelerin gözetildiği, yabani ve evcil hayvan haklarının güvence altına alındığı, sağlıklı su ve gıdaya ulaşım hakkı­nın benimsendiği hukuksal düzenle­meler öneriyor.

Çevreci Sivil Toplumun Yeni Anayasa’ya Katkıları

Ekolojik Anayasa girişiminin başlamasından sonra çevre sivil toplum kuruluşları da yapılacak yeni anayasada yer almasını istedikleri maddeleri veya daha geniş bir şekilde anayasa taslaklarını kamuoyu ile paylaştılar. TEMA Vakfı, Yeni Anayasa Önerileri Taslağını 19 Aralık 2011 tarihinde TBMM Başkanlığı Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sundu. TEMA’nın taslağı toprak ve suyu birer kaynak olarak değil, doğal varlıklar olarak tanımlanıyor. Greenpeace Tükiye’de yeni anayasanın oluşturulmasına katkıda bulunmak için çeşitli ilkelerin yer aldığı önerilerini kamuoyuyla paylaştı. Greenpeace Anayasa’da Temel Hak ve Özgürlükler başlığı altında Doğanın Varolma Hakkı’nın tanınmasını talep ediyor. 1982 Anayasası’na 56. maddeyi öneren Türkiye Çevre Vakfı ise anayasanın çevreyi veya diğer konuları en ayrıntılı şekilde düzenleyen bir hukuk kaynağı olmadığı tespitini yaparak Ekolojik Anayasa ile ilgili taslaklar hazırlayan diğer kuruluşlarrın aksine 56. maddenin ilk fıkrasını aynen korumayı yeterli buluyor.

EKOIQ Dergisi Ağustos 2012   Sayı:20

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s